Şöyle ki: Hak, hakikatin sabit kaynağı, hakikat ise eşyanın varlık hikmetidir. Sebep-sonuç ilişkisinin reel pozisyonunu kavramak ancak hak-hakikat-eşya ilişkisindeki doğal yapıyı anlamış olmakla mümkündür. Bütün sebepler toplansa, bir tek sebebin vücuduna gerçek sebep olamazlar. Sebep-sonuç arasında olduğu kabul edilen ilişki, bir yakınlıktan, bir zahiri bağlantıdan ibarettir. Yani, Cenab-ı Hak, o neticeyi, o sebebe sarmış, sarmalamış, bağlamış ve bize öyle göndermiştir. Bu bağlantı, bir lüzum ve zorunluluktan çok, zarf ve mazruf arasındaki ilişki misali bir perde, bir örtü irtibatıdır. Sebep ve sonuç birbirinden müstakil iki ayrı varlıktır. Her iki varlık da aynı güç tarafından ayrı ayrı takdir edilip yaratılmaktadır.
İki olgu aradaki ilişki hemen hemen kesintisiz olduğundandır ki, biz onları birbirinin sebep ve sonucu şeklinde algılamaktayız. Ne ki, bazen sebepler yed-i kudretinde olan Zat’ın kendi mutlak irade ve ihtiyarını hatırlatmasıyla oluşumun üzerindeki perde kalkmakta ve biz oluşumun hakikatini ancak o vakitlerde perdesiz, çıplak müşahede etmekteyiz.
Nur, hidayet ve hayatın vücudunda ise bu daim böyledir. Adetullah, bizi, olağanüstü sürprizler ortasında sürekli şaşkınlıktan şaşkınlığa sürüklenmekten kurtaran ilahi kanunlar bütünüdür. Şüphesiz, böylesi kurallar bütünü olmasaydı, şu alem bizim için yaşanılmaz olurdu. Fakat kanunlar, eğer o kanunları işler kılan bir güç olmazsa, hiçbir anlam ifade etmezler. Dolayısıyla “sonucun” vücuduna, ilahi takdir ve kudret müdahale etmediği sürece, bu kanunlar da tek başına zorunlu sebep olamazlar.
Sebebe riayet başkadır, neticeyi o sebebin zaruri bir sonucu kabul etmek ise daha başkadır. Birincide, “adettullah”a uymak vecibesini yerine getirmek bakımından bir kulluk şuuru mevcuttur. İkincisinde ise, ilahi iradeyi, ilahi kudreti hiç hesaba katmamak gibi bir temerrüt ya da gaflet saklıdır.
Mümince bakış, her var oluşu ilahi bir hakikate, hakikati de hakla bağlantıya dayandırır...